NOTICE Notice: This is an old thread. The last post was 2488 days ago. If your post is not directly related to this discussion please consider making a new thread.
+ Yeni Konu aç
Toplam 1 adet sonuçtan sayfa başı 9 ile 9 arası sonuç gösteriliyor.

Konu: Home Studiolar ve Kayıtlarınız İçin Bilinmesi Gerekenler

Bu konu 5937 kez görüntülendi 8 yorum aldı ...

Home Studiolar ve Kayıtlarınız İçin Bilinmesi Gerekenler 5937 Reviews

    Konuyu değerlendir: Home Studiolar ve Kayıtlarınız İçin Bilinmesi Gerekenler

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 5937 kez incelendi.

  1. #1

    Ogretici Home Studiolar ve Kayıtlarınız İçin Bilinmesi Gerekenler

    Mikrofon nedir? Nasıl çalışır? Başlıca türleri?


    Mikrofon ses dalgalarını elektrik sinyaline dönüştüren bir cihazdır. Bu dönüştürme esnasında bir çok farklı metod kullanılır ve her bir metodun dönüşümün sonucu üzerinde kendisine özel bir takım etkileri olur. Bunların beğenilirliği veya beğenilmezliği mikrofonu kullanana kişiye, kayıdı yapılan enstrumana, çalan/söyleyen müzisyene ve müziğin türüne göre değişir. Hatta şarkıdan şarkıya değişir. Dolayısı ile amaca uygun mikrofon seçimi çok önemlidir, bu seçimde de bilgi ve deneyimin önemi çok büyüktür.


    Müzik kayıtlarında yaygın olarak kullanılan mikrofon tipleri


    a) diyafram yapılarına göre dinamik, kapasitif (condenser), ribbon, piezo, lavalier


    b) içlerindeki sinyal işleyici elektronik devrelerine göre FET'li, transformatörlü, lambalı (valve)


    c) ses alış hassasiyet diyagramlarına göre omnidirectional (heryönlü), unidirectional (tek yönlü), cardioid (kalp şeklinde), supercardioid, hypercardioid, bidirectional/figure 8 (iki yönlü/sekiz şeklinde) gibi farklı isimler alırlar.




    Ev stüdyosu sahiplerinin bütçelerine uygun mikrofonlar genelde iki diyafram tipinde üretilirler: Kapasitif (Condenser/Kondansatör) ve Dinamik (Bobinli).




    Dinamik mikrofonda bir mıknatıs etrafına sarılı bir bobine yapışık bir membran vardır. Membran üzerine çarpan ses dalgalarının titreşimi ile bobini mıknatıs etrafında hareket ettirir, bu da bobinin uçlarına minik bir elektrik sinyali olarak yansır.


    Dinamik mikrofonlar yapıları itibarıyle şoka dayanıklı olduklarından canlı performanslarda sahnede tercih edilirler. Ancak ses frekans karakteristikleri homojen değildir, yani ses kaynağı membrandan uzaklaştıkça sesin içindeki bas frekans bileşenlerine dinamik mikrofonun duyarlılığı azalır, dolayısı ile çıkışlarındaki sinyalin sesin orijinal karakterine olan yakınlığı membranın ses kaynağına ne kadar yakın olduğuyla alakalıdır. (O yüzden şarkıcılar sahnede söylerken mikrofonu neredeyse öperler, zira ağız mikrofondan uzaklaştıkça hoparlöre yansıyan sesin bas bileşenleri yokolur, ses incelir, tıntınlaşır.)


    Bu karakteristiğin faydaları da vardır, ideal mesafenin dışındaki frekanslara sağır olduklarından geribeslemeye isteksiz olurlar, bu sebeple özellikle sahne performanslarında tonlamada ses ayırımına yardımcı olurlar.




    Kapasitif (Condenser) mikrofonda aralarında bir dielektrik levha bulunan biri sabit diğeri hareketli iki iletken levha vardır, bu üç eleman bir kondansatör oluştururlar. Ses dalgalarının çarpmasıyla hareket eden hareketli levha bu kondansatörün kapasitesinin değişmesine sebep olur. Eğer bu kondansatörün uçları arasına bir voltaj uygulanırsa bu voltajın akımında kapasite değişmeleri doğrultusunda dalgalanmalar olacağından bu bilgi değerlendirilerek titreşimler ses sinyaline çevirilir. Yapısından anlaşılacağı gibi Condenser mikrofonlar harici bir çalışma voltajı olmadan sesi elektrik sinyaline çeviremezler. Bu voltaja Phantom Power (Gizli Güç) denir, endüstri standardı +48 Volttur ancak daha farklı voltajlarla çalışan modeller de vardır (mesela dış mekân çekimlerinde kullanılmak üzere tasarlandıkları için bir ya da iki kalem pil ile çalışan modeller gibi). Bu voltaj profesyonel kayıt sistemlerinde mikrofonun bağlandığı mikrofon preamplisinden sağlanır.


    Kapasitif mikrofonlar dinamik mikrofonların aksine frekans karakteristiği olarak mesafeye bağlı değişimler göstermezler. Yani, ses kaynağı kondansatör mikrofonun membranından uzaklaştığında mikrofonda frekans aralığının herhangi bir kısmına karşı bir sağırlık oluşmaz, sadece ses sinyalinin genel seviyesi düşer. Dolayısı ile bu özellikleri Condenser mikrofonları stüdyo ortamında vazgeçilmez kılar.


    Ancak Condenser mikrofonlar çok naziktir, sarsıntıya ve rutubete gelemezler, ayrıca imalatlarındaki teferruat sebebiyle maliyetleri dinamiklerle karşılaştırılamayacak kadar yüksektir (ses kalitesi/fiyat oranlamasında), bunların yanı sıra ses alış karakteristiklerindeki aşırı duyarlılık dolayısı ile canlı sahne performanslarında belli bazı durumlar dışında ender olarak kullanılırlar.



    Latency (gecikme) nedir?



    Latency, ses sinyalinin bir cihaza (ses kartının veya ses modülünün girişine) girmesi ile çıkışında belirmesi arasındaki zaman farkıdır, milisaniyeler ile ölçülür.


    Zannedildiğinin aksine latency'nin ram büyüklüğü ile alakası yoktur, daha doğrusu belli bir seviyeden sonra alakası yoktur. Latency AD ve DA'ların* ve işlemcinin önündeki 'buffer' denen dijital bilgiyi biraraya getirip paketler halinde bir sonraki birime aktarmaya yarayan hafıza devrelerinin büyüklüğü ve işlem hızı ile alakalıdır.


    Tahmin edeceğiniz gibi ses sinyali girişe analog olarak gelir, orada analog-dijital konvertör (ad) dediğimiz birim bu analog sinyali bir örneklemeye tabi tutar ve 1'ler 0'lar cinsinden dijital bilgiye çevirir. Sonra bu bilgiler kaydedilmek üzere hard disk'e veya işlenmek üzere diğer plug-in dediğimiz ses şekillendiricilere yönlendirilir. Bu arada bilgisayara giren sesi duymak isteyeceğimizden bu dijital bilgiler ad'lerden bu birimlere doğru yol alırken bir kopyası çıkarılır ve sistemin içine yüklü software mixer denen yazılım modülünün kontrol ettiği ses kartının iç routing sistemi üzerinden yine ses kartının çıkışına gönderilir. Tabii bu AD/DA çevirimler ve transfer esnasında ses doğal olarak bir gecikmeye uğrar. Buna işte "latency" ("late"ness - gecikme) diyoruz.


    10 milisaniye üzerindeki gecikme müzisyeni çalarken şaşıracak kadar ciddi şekilde rahatsız eder. 7ms ve altındaki gecikme farkedilir ama rahatsız etmez, 5ms ve altı ise genelde çok dikkat edilmedikçe farkedilmez. Windows işletim sistemi ve bilgisayarın mekanik sınırlamaları sebebi ile gecikmeyi 1.5ms'nin altına düşürmek ise teknik olarak imkânsızdır, hatta 1.5ms latency bile bilgisayarın cpu'sunu oldukça büyük bir yük altına sokar. mevcut bilgisayarların çoğu için 2-3ms latency elde edilebilecek en ideal gecikmedir denebilir.


    Bu latency olayını devre dışı bırakmak için ses bilgisini software mikseri by-pass ederek direkt göndermek maliyeti arttıran ekstra devreler kullanılmadıkça mümkün değildir, yoksa bu sefer de bilgisayarın içinde halihazırda kayıtlı bulunan ses bilgilerini çıkışa göndermek mümkün olmaz. Yani her halükarda bu ses bu yollardan geçip çıkışa gitmek zorunda. Buralarda da "buffer" denen, gelen dijital bilgi cümlelerini paketler halinde bir yerden diğer yere aktaran birimler vardır. Bunları kepçeye benzetebiliriz. kepçe ne kadar büyükse dolma zamanı o kadar uzundur ama bir defada çok bilgi taşıdığı için içeri bilgi akışında bir kesinti olduğunda bu kesinti çok büyük oranda olmadıkça çıkışa yansımaz. Eğer kepçe küçük ise bu sefer de dolma zamanı kısadır, bilgiyi çabucak öbür tarafa aktarır ama bu sefer de en ufak bir kesintide öbür tarafa bu kesintiyi yansıtır (drop-out).


    Latency'e etki eden iki unsur dma buffer boyutu ve dma buffer hızıdır. hız arttıkça latency düşer ama buffer boyutu arttıkça latency de artar. Hız arttıkça cpu yükü artar, buffer boyutu arttıkça cpu yükü düşer.


    Buffer büyüklüğü ve transfer hızının ideal olarak dengeye geldiği noktayı bulmak gerekir, zira buffer boyutu arttıkça latency artar, latency'i düşürebilmek için bu sefer de buffer bilgi aktarma hızını arttırmak gerekir. Bu da ha bire ileri geri çalışmaktan cpu yükünü arttırır. Latency'i düşürmek için buffer boyutunu küçültmek yoluna gidilirse bu sefer de birim zamanda taşınabilecek miktarı azalacağından (yani bandwidth daralacağından) aynı anda okunup yazılabilen kanal sayısı düşer.


    Eğer cpu yükünü azaltmak için buffer boyutu küçük tutulursa bufferlar çok daha rahat olarak hızlı çalışabilir hale gelirler, Zira bir defada daha az bilgi taşımak zorundadırlar ama bu sefer de sistemde araya girebilecek serseri mayın işlemleri çok iyi kontrol etmek, hatta mümkünse alayından kurtulmak gerekir (networking, messenger, internet, instant updater, antivirus, görüntü güzelleştirici animasyonlar, hd indexing, ekran koruyucu vs.). Ses kartı ile aynı PCI hattını kullanan diğer birimlerin ve hatta ekran kartının PCI latency'sinin düşürülmesi de ses kartının latency'sinin düşmesine yardımcı olur.


    Burada da ses kartının AD/DA'larının ön ve arkasındaki buffer'ların boyutu ve ne kadar hızlı çalışabildiklerinin önemi ön plana çıkar. Bunlar ne kadar büyük ve kaliteliyse latency ve çevirimde hata oranı düşer ama fiyat da aynı oranda artar (soundblaster'lar neden ucuz oluyor bilin bakalım, hmmm...)


    Bunları aşmanın bir başka yolu, teknolojisi sebebiyle biraz daha pahalı olmakla beraber zero-latency direct monitoring denen özelliğe sahip bir ses kartına yürümektir. bu tip kartlarda sistemin içindeki software mixer'in işlevi kartın üzerine taşınmıştır. Kart, ad'lerden geçip dijitale çevirilen sesi tekrar software mixer'den geçirip içeriden gelen ses bilgileri ile karıştırıp tekrar da konvertörlere vermekle uğraşmaz. İçerideki ses zaten dışarıya çıkmaktadır, girişteki sesi de ad'lerin önünden bir ayırıcı ünite ile alıp kendi mixer'inde içeriden gelen sesle karıştırıp monitör çıkışına verir. İçeriden gelen ses ile dışarıda üretilen ses arasında zaten bir zaman farkı olmadığından kullanıcı bu ad'lerden geçme esnasında oluşan latency'i duymaz. Kayıt için kullandığınız yazılım da zaten "latency compensation" denen olay ile bu gecikmeyi hesaplayıp tazmin ettiğinden, dışarıdan gelen ses programın içine yerleştirilirken latency miktarınca hafifçe öne doğru kaydırılıp içeride halihazırda kayıtlı olan ses bilgileri ile senkronize hale getirilir. Olay da böyle tatlı tatlı çözülmüş olur.




    * AD/DA = Analog-Dijital/Dijital-Analog


    *alıntıdır


    Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...





  2. #2
    Compressor Nedir? Nasıl Çalışır? Nerede Kullanılır?


    Kompresör, ingilizcesi ile Compressor, ses sinyalinin seviyesini otomatik olarak kontrol etmeye yarayan bir cihazdır, girişteki ses seviyesi kullanıcının tayin edeceği bir eşik seviyesinin üzerine çıktığında kompresör bu sinyali yine kullanıcının belirleyeceği bir oranda, hızda ve süreçte kısarak çıkışa verir. Girişteki sinyalin seviyesi eşik seviyesinin altına düştüğünde kompresör yine kullanıcının tayin edeceği bir hız ve süreçte devreden çıkar. Bu mikserin başında oturup fader'ları ses yükseldikçe aşağı çekmek ve ses normale döndüğünde fader'ları geri eski haline itmek gibidir, tek farkı kompresör cihazı bu işlemi bir insanın yapabileceğinden çok daha hızlı ve hassas olarak yapar.


    Kompresörün birinci amacı, seviyesindeki iniş-çıkışların dengesizliği sebebiyle bir sesler bütünü arasında belli bölümleri kaybolma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir sesi kontrol altına alıp, sesin dinamik aralığını daraltarak, yani sesin en yüksek seviyesi ile en düşük seviyesi arasındaki farkı sesin karakterine en az zararı verecek şekilde azaltarak, sesin bir bütün içerisinde daha rahat ve istikrarlı bir şekilde duyulmasını sağlamaktır.


    Burada prensibin anlaşılabilirliği açısından Türkçe terminoloji kullanmakla beraber, piyasada mevcut cihazların hemen hepsinin üzerinde İngilizceleri bulunduğundan ilk başlarda Türkçelerin yanında parantez içerisinde İngilizcelerini de vereceğim ki bu yazıyı okuduktan sonra cihazın önüne geçtiğinizde nerede neyden bahsettiğimi daha kolay görebilesiniz.


    Daha önce dediğim gibi, girişteki ses sinyalinin seviyesi kullanıcının belirlediği eşik (threshold) seviyesinin üzerine çıktığında kompresör bu sesi kompresyon oranı (rate) miktarınca kısar. Mesela, diyelim ki threshold -10dB, rate de 4:1 olarak tayin edildi. Bunun anlamı şudur: Girişteki sesin sinyal seviyesinin -10dB'in üzerine taştığı her 4dB'de kompresör bu artışı çıkışa sanki artış sadece 1dB olmuş gibi yansıtacaktır, yani girişte -10dB üzerine taşan her 4dB artış için kazanç ayarında 3dB kısılma gözlenecektir. Dolayısı ile diyelim ki girişteki sinyal -6dB'e vurursa bu çıkışa sanki -9dB'e vurmuş gibi yansıyacaktır.


    Kompresyonun devreye ne kadar hızlı gireceğini atak zamanı (attack time) tayin eder. Örneğin eğer attack 50ms olarak belirlenmişse, sinyal eşik seviyesini geçtikten 50ms sonra kompresör ses seviyesini rate miktarında kısmaya başlar.


    Kompresyonun devreden ne kadar geç çıkacağını da salıverme zamanı (release) belirler. Diyelim ki eğer release 300ms olarak belirlenmişse, giriş sinyali eşik seviyesinin altına düştükten 300ms sonra kompresör kazanç düşürmeyi bırakır, kazanç ayarını normale döndürür.


    Aşağıdaki birinci şekilde sinyalin kompresyona girmeden önceki halini (mavi), ikinci şekilde hard-knee adı verilen keskin kompresyon uygulandıktan sonraki kalini (kırmızı) ve üçüncü şekilde de soft-knee adı verilen yumuşak kompresyonun ileriye bakış fonksiyonu ile beraber (look-ahead) uygulandıktan sonraki halini görebilirsiniz. Sinyalin attack ve release bölgelerindeki hareketlerindeki farklılığa dikkat edin.





    Kompresyon prensibi itibarıyle bir bakıma kazanç kaybı demektir, zira kompresyona uğrayan sesin seviyesi düşer. Bu kayıbı tazmin etmek için kompresör cihazlarının çıkış katına make-up gain denen kaybedilen seviyeyi tazmin edici bir post-amplifikatör devresi daha eklenmiştir, dolayısı ile kompresyon esnasında ses seviyesinde diyelim 6dB bir zayıflama olmuşsa bu make-up gain ayarı ile tekrar bu 6dB kayıbı telafi edip sinyal seviyesini yükseltmek mümkün olur, ama bir farkla: kompresyondan önce sinyalin en kuvvetli noktası ile en zayıf noktası arasındaki fark daha fazla idi, kompresyon sonrasında sinyalin zayıf noktaları önceye göre daha da kuvvetlenmiş ve etkinliği/duyulabilirliği artmış oldu.


    Kompresyonun müzik yapımında teknik olarak sağladığı faydalar sayısızdır. Bunlardan en önemlisi,sesin içinde transient (geçici) denen, ses karakterine büyük bir etkisi olmadığı halde bir anda haddinden fazla yüksek seviyelere ulaştığı için sinyali clipping'e sokan yüksek enerjili ani çıkışları kontrol altına alarak bağımsız sesin toplam müzik arasında daha fazla açılıp duyulabilmesini sağlamak ve birbirlerini bloke etmelerini önlemektir. Örnek vermek gerekirse, denemiş olanlar bilir: Diyelim bir vurmalı çalgı (davul kiti) kaydettiniz, üzerine başka enstrumanlar da kaydettiniz ve mikslemeye çalışıyorsunuz. Ama davul bir türlü müziğin arasında dolgun tınlamıyor, davulun sesini açmaya kalksanız kırmızı clip ışığı yanıp duruyor, sinyal tepelerde distorsiyona uğruyor, sinyali geri çekseniz davul arkada sanki komşu duvara vuruyormuş gibi zayıf kalıyor. Siz de nerede yanlış yaptım diye saçınızı yoluyorsunuz. Oysa eğer ses dalgalarının oluşum karakteristiğini incelerseniz, özellikle vurmalı çalgılarda membrana ilk vurulduğu ânın hemen arkasından membranın çok kısa süren ama enerjisi darbenin toplamının ortalamasından kat kat fazla seviyeye ulaşıp sönen bir bileşen ürettiğini görürsünüz. İşte sesin o kesintiye/distorsiyona uğrayan kısmı o transient adı verilen bileşenidir. Sesin beynin algılayabildiği karakterine çok büyük bir katkısı olmadığı halde müzik yapanların canını teknik açıdan çok sıkar. Onu kesmenin en kolay yolu uygun bir ayarda kompresyon uygulayıp kısarak bu ani çıkışları sanki o kadar da büyük enerjili değillermiş gibi çıkışa yansıtmaktır. Dolayısı ile, diyelim ki ortalama seviyesi -25dB ama transient seviyesi -6dB olarak kaydedilmiş bir trampet vuruşunun transient seviyesini uygun bir kompresyon ayarı kullanarak -18 seviyesine çekersek, kompresör cihazının çıkışındaki tazmin edici make-up gain kazanç devresinin yardımı ile sinyalin ortalama seviyesini bir anda -25dB'den -10dB civarına rahatlıkla çıkartabiliriz, hem de sinyali hiçbir distorsiyona sokmadan. Gördüğünüz gibi uygun bir kompresyon kullanımı bize müziğin içindeki enstruman seviyeleriyle daha rahat oynayabileceğimiz bir tavan boşluğu (headroom) verir.


    Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus vardır ki o da dip gürültüsüdür. Kompresörler çalışma prensiplerinin bir getirisi olarak dip gürültüsünü abartırlar. Az evvel yukarıda verdiğim trampet örneğini ele alırsak, kompresör kullanarak bir trampet vuruşunun ortalama şiddetini 12dB kadar artırırken aynı zamanda o trampet sesiyle beraber sinyale karışıp kaydedilmiş olan gürültüyü de 12dB miktarınca yükseltmiş olursunuz. O yüzden çoğu kompresörün hemen girişinde bir Noise Gate (gürültü kapısı) devresi bulunur ki bu noise gate'in açılıp kapanmasını kullanarak sesler arasındaki sukûnetli bölgelerdeki dip gürültülerini bloke etmek mümkün olsun. Vuruşların bulunduğu bölgeye denk gelen gürültülerin zaten önemi yoktur zira o vuruşun şiddeti dip gürültüsünden kat kat daha fazla olduğundan vuruşun altındaki gürültüyü beyin algılamaz, önemli olan gürültüyü sukûnetli anlarda kesmektir.


    Bu sebeple, henüz daha kayıt aşamasındayken dip gürültüsüne sebep olacak faktörleri en aza indirmek gerekir ki daha sonra miksaj aşamasında başınız ağrımasın.


    Şimdilik bu kadar, önümüzdeki günlerde kompresyon tipleri (soft-knee/hard-knee, single band/multiband), kompresyondaki metodlar, teknikler, kompresyondaki transparanlığın önemi ya da kompresörün tasarımından gelen bir renklendirmenin avantaja dönüştürülmesi, farklı kompresyon tekniklerinin farklı sesler üzerindeki davranış farklılıklarının incelenmesi ve tecrübeyle sabit


    Ayrıca şunu unutmayın: Burada yazılanlar bir teknik izahattir. Oysa müzik bir sanattır, artistik yanı teknik yanından daha önemlidir, o yüzden müzik yapımında esas kriter " Rock müzik için gros pedalda -16dB threshold'da 6:1 rate 20ms attack 80ms release iyi gider" den ziyade "kulağına doğru tınlıyorsa doğrudur, yanlış tınlıyorsa yanlıştır" yaklaşımıdır. Zira "aman basayım kompresyonu ses seviyesini yükselteyim de beynine beynine vursun" derken aşırı kompresyondan sesin o keskinliğini öldürebilirsiniz de. O yüzden aklınızdan çıkarmayın, en güzelini deneyerek tecrübe ederek bulursunuz.


    *alıntıdır


    Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...





  3. #3

  4. #4

  5. #5

  6. #6
    ben bir yarışmadayım ve bir eleme turu olacak.bu turda bir enstürmanın veya bir müzik kaynağının etrafına farklı türlerde ve yönlerde mikrofonlar yerleştirilecek.benden istenen duyduğum sesin hangi mikrofondan geldiğini anlamam.mikrofonlar hakkında biraz daha detaylı bilgiye ihtiyacım var bilen paylaşırsa sevinirim.link de olur.bir de bunun bir simülasyon programı varsa o çok güzel olur.teşekkürler.

    ör: Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...


  7. #7
    Yarışmada sana dinleti stereo mu olacak, stereo ise hangi tür stero? Veya mikrofonları tek tek dinletip mi soracaklar?
    Bu cevapları verebilirsen sana bu işin tüm tekniğini, mikrofonların hangi teknik özelliklerine göre nasıl performans verdiklerini detaylı anlatabilirim.. Bu işte mikrofonun karakteristiği ve 0 dB deki frekans bandı önemli.. Onları bilince kulakla hangi mikrofon olduğunu anlayabilirsin. Çok kolay.


  8. #8
    abi sınav dündü ve geçemedim yine de yardımın için sağol.ben bunları sadee sınav için değil normalde de kullanabilmek için öğrenmek istiyorum bir ara senle bilgi alışverişi yapabilirsek sevinirim.


  9. #9

Yetkileriniz

  • Konu Açma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
Tüm Zamanlar GMT +4 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 13:48.
Powered by vBulletin® Versiyon 4.2.5
Copyright © 2019 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
Webmaster Düzenleme Can KIRCA
© 2010-2017 MüzikTeknolojileri.net ®
vBulletin like sistemi:eTiKeT™