NOTICE Notice: This is an old thread. The last post was 1414 days ago. If your post is not directly related to this discussion please consider making a new thread.
+ Yeni Konu aç
Toplam 1 adet sonuçtan sayfa başı 4 ile 4 arası sonuç gösteriliyor.

Konu: Atatürk& sanat ve müzik

Bu konu 2412 kez görüntülendi 3 yorum aldı ...

Atatürk& sanat ve müzik 2412 Reviews

    Konuyu değerlendir: Atatürk& sanat ve müzik

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 2412 kez incelendi.

  1. #1

    Atatürk& sanat ve müzik

    Modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın eşsiz lideri, mazlum milletlerin umut ışığı, öldükten sonra da ilkeleri canlı kalabilen Mustafa Kemal Atatürk , kuşkusuz asrın lideri olabilme başarısını gösteren tek devlet adamıdır.Bugün, yaşadığımız gerçekler karşısında, onun ateşlediği devrimci hareketin ne kadar büyük, ne kadar saygın ve ne kadar onurlu olduğunu daha iyi anlıyor ve onu büyük bir özlemle arıyoruz.

    Atatürk'ün genel anlamda müziğe bakışını şekillendiren üç özellik; insan sevgisi, ulus sevgisi ve çağdaşlıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen Türk müzik devriminin ancak ulusal değerler korunarak evrensel normlar ile çağdaşlaşabileceği görüşü benimsenmiş ve bu yönde çalışılmıştır. Bugün bu alanda kazandığımız değerler, Cumhuriyetin, ilk yıllarındaki Türk müzik devriminin olumlu sonuçlarıdır.

    Atatürk'ün Batılılaşma felsefesi ile sosyologların kültür teorileri arasındaki ayrılık bugün bile tartışılmaktadır. Atatürk'ün inandığı husus; ''Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir. Harfleri değişir, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikaları yapılır, senfoni orkestraları kurulur, böylece toplum Batılılaşır.'' Fakat sosyologlar Emil Durkheim ve Ziya Gökalp ile başlayan sosyoloji ekolü, ''Bir kültür, bir milletin ruhu gibidir. Organik bir şeydir. Hayat görüşüyle, müziği ile, âdeti ve ananesiyle, ölüsünü mezara gömüşüyle kültür, organik bir bütündür. Nasıl dışarıdan organizmaya bir şey ithal ederseniz onu reddederse, kültür de böyle bir şeydir'' diyorlar. Atatürk gibi düşünen Suat Sinanoğlu gibi düşünürler olduğu gibi, Gökalp gibi düşünen sosyologlar da vardır. (Tarihçilerin kutbu, Halil İnalcık kitabı, söyleşi Emine Çaykara )

    Sanatı ''Güzelliğin anlatımı'' olarak tanımlayan Atatürk, 1933 yılında ünlü 10'uncu Yıl Nutku'nda güzel sanatlar ile ilgili olarak ''Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onu yükseltmektir. Bunun içindir ki milletimiz, yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaradılıştan gelen zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik ruhunu sürekli ve her türlü vasıta ve tedbirlerle başlayarak geliştirmek milli ülkümüzdür'' demiştir. Atatürk, ulusal ruhumuzda var olduğunu çok iyi bildiği sanat inceliğinin büyük eserler ortaya koyacak güçte olduğuna inanıyor ve bunu her fırsatta ifade ediyordu. Çağdaş klasik müziğin kurumsallaşmasının öncüsü büyük Atatürk, ''Bir ulusun değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği algılayabilmesidir'' demek suretiyle müziğe bakışını çok veciz bir şekilde ifade etmiştir. 1924 yılında İzmir Kız Öğretmen Okulu öğrencilerini ziyareti sırasında yaptığı konuşmada müziği insan hayatı ile eşdeğer tutuyor, ancak seçilen müziğin türü üzerinde düşünülmesi gerektiğini vurgulayarak adeta evrensel müzik konusundaki düşüncelerinin ilk ipuçlarını veriyordu. Nitekim 1928 yılında temel tercihinin çoksesli Batı müziği olduğunu vurguluyordu.

    Atatürk, genç yaşlarında Selanik'te dinlediği ve çok sevdiği Rumeli türkülerini ileri yaşlarında bile büyük bir duygusallık içinde beğeni ile dinlemiş ve hüzünlenmiştir. Ancak hayatının özellikle son dönemlerinde saz eserlerini ve fasıl heyetlerini, özellikle nihavent makamındakilerini büyük bir beğeni ile dinlediğini biliyoruz.

    Atatürk, bir gün Antalya'ya giderken yolda mola verilir ve kulağına bir türkü sesi gelir. ''Ben bu türküyü çok sevdim, bulun getirin bu türküyü söyleyeni'' der. Küçük bir çoban gelir, Atatürk ''Sesin çok güzel, bana da bir türkü okur musun?'' der. Çoban ''Demirciler demir döğer tunç olur'' türküsünü söyler. Atatürk dalmıştır. ''bis bis'' der, çoban şaşkınlıkla bakar ''Oğlum bis'' der, çoban nazlanmadan gene aynı türküyü okumaya başlar. Atatürk türkü bitince cebinden harçlık çıkarır, uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır. Atatürk'e ''bis bis'' der. Bu espri Atatürk'ün çok hoşuna gitmiştir. (İçimizden Biri Atatürk, Prof. İlknur Güntürkünkalıpçı ) Rumeli türkülerini seven Atatürk'ün Türk sanat müziğine de ilgi duyduğunu, özel treninde Türk sanat müziği eserlerini dinlediğini, ''Atatürk'le bir tren yolculuğu'' isimli albümden öğreniyoruz. Atatürk'ün Sofya'da seyrettiği operanın, üzerinde bıraktığı duygusal ve düşünsel yoğunluğu daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Ancak Atatürk'ün en çok sevdiği ve onu çok duygulandıran, belki de hüzünlendiren eser, Tosca operasında Cavaradossi 'nin meşhur aryasıdır. Bu eseri defalarca dinlediğini ve çok sevdiğini sizlerle paylaşmak istedim. Henüz 15 yaşındaki Ferhunde Erkin 'in Çankaya'da verdiği bir konserde Atatürk'ün sözleri, sanata bakışı yanında yaşam mücadelesini ve karakterini çok anlamlı bir şekilde ifade ediyordu. ''İnkılapçıların, bütün dünyaya kafa tutmuşların sofrasındasın. Şimdi öyle bir şey çalacaksın ki, kendimizi dünyaya göğüs gerdiğimiz günlerin havası içinde bulacağız.''

    Atatürk, J.S. Bach 'ın Chaconne'sinin ritmik ve sert bir üslup içinde yorumlanmasından memnun kalmıştı o gece. Atatürk'ün klasik müzik ile ilgili bir anısını da Attilâ İlhan 'ın Allahın Süngüleri ''Reis Paşa'' isimli kitabından aynen nakletmek istiyorum. Gecenin karanlığında, Direksiyon Villası'nın alt kat salon pencereleri aydınlık görünüyor; Paşa'nın otomobili, uygun bir yere çekilmiştir; kapıda, Nizamiye nöbetçileri; sakin bir gece: yumuşak, varla yok arası, kar yağıyor; içerden, piyano sesi; dokunaklı, billur damlalar: Frederick Chopin, ''La Tristesse'' . Piyanonun duşları üzerinde, narin ve hafif; besbelli, Fikriye Hanım'ın elleri. Önde o, piyanoya oturmuş; geride, Mustafa Kemal Paşa ve Mithat Bey koltuklara gömülü, onu dinlemektedir: ikisi de, böyle bir ilk geceye uygun, özenli giyinmişler. Fikriye, üzerinde eflatuna çalan, sarmaşık moru robu; boynunda, yaprak yeşili eşarp; mutluluğundan mı, ışığın dağılışından mı, yoksa Chopin'den mi, nedir; fevkalade şık, fevkalade alımlı ve fevkalade kadın görünüyor. Fikriye, parçayı bitirip piyanodan kalkınca; ''Reis Paşa'' ayağa kalktı; genç kadını usulca alkışladı: ''- ... aferin Fikriye... kulağımızın pasını sildin; adamakıllı ilerletmişsin piyanoyu ...''
    Mithat Bey de ayağa kalkmıştı, alkışlıyordu:
    Fikriye mütehayyir, mahcup ve mes'ud, yerine gidiyor:
    ''- ... estağfurullah! Lütfen izam etmeyelim! ... Beni mahcup ediyorsunuz!..''

    Cumhuriyetin Sadece Üyeler Linkleri Görebilir... ından kısa bir zaman sonra Atatürk , Makam-ı Hilafet Muzıkası'nı Ankara'ya naklettirmiş ve dolayısı ile Riyaset-i Cumhur yani bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın temeli atılmıştır. Bu olumlu gelişmeyi musiki muallim mektebinin kurulması izlemiş, 1926 yılında İstanbul'da darülelhan, konservatuvara dönüştürülmüştür. Bilahare sanatçı ve öğretmen olarak yetiştirilmek üzere Paris, Berlin, Budapeşte ve Prag'a yetenekli öğrenciler gönderilmiştir. Avrupa'ya genç Türkiye Cumhuriyeti'ni kültürel ve sanatsal açıdan tanıtmak amacıyla 1926 yılında Karadeniz gemisiyle İtalya'dan Rusya'ya kadar 12 Avrupa ülkesinin 16 limanını kapsayan bir gezi düzenlenmiştir. Gemide Riyaset-i Cumhur Muzıka Heyeti, kültür ve sanat adamları bulunuyordu. Atatürk'ün 1927 yılında Ankara'da, değerli sanatçımız İdil Biret Hanımefendi'nin de hocası olan Prof. Kempff 'le, Türkiye'de oluşturulmak istenen müzik devrimi üzerine yaptığı görüşme, kurumsallaşma adına çok önemli hususları ihtiva ediyordu. 1934 yılı, Atatürk'ün müzik devrimi konusuna özel önem verdiği bir yıldır. Bu dönemde Adnan Saygun 'a yazdırdığı Özsoy Operası bu hizmetlerinden biridir. Yine Saygun'un Pentatonizm üzerindeki araştırmaları ile ilgilenmiş, özünü halk müziğinden alan çoksesli bir müziğin Türk müzik devrimine öncülük etmesi için çok çalışmıştı. Çünkü Anadolu köylüsünün dinlediği müziğin türkü formatında olduğunu biliyordu Atatürk.

    Aynı yıl Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kurulmuş, bunu Devlet Müzik ve Tiyatro Akademisi Yasası çıkarılması takip etmiştir. İki yıl sonra 1936 yılında konservatuvar kurulmuştur. Atatürk'ün konservatuvara ilgi ve desteği o kadar derindi ki, Hasan Âli Yücel ile birlikte zaman zaman okula gidip talebeler ile birlikte öğle yemeği yediğini biliyoruz. Konservatuvarın geliştirilmesi ve profesyonel müzik adamı yetiştirilmesi için yabancı uzmanlardan yararlanılmıştır. Bunlardan biri, Alman besteci Paul Hindemith idi. 1938'e kadar konservatuvarın kurulması çalışmalarına iştirak etmiştir. İkinci uzman Carl Ebert 'tir. 1936'dan 1947 yılına kadar konservatuvarın tiyatro ve opera bölümlerinin kurulmasına büyük emek vermiştir. Kuşkusuz bütün bunlar, büyük Atatürk'ün yol göstermesi sonucunda gerçekleşmiştir.

    Atatürk'ün bir diğer özelliğini de burada zikretmeden geçemeyeceğim. Yurt gezilerinde, müziğe kabiliyetli çocuklara özel ilgi gösteren Atatürk, 1934 yılında Soma'da rastladığı küçük Mahmude ile yakinen ilgilenmiş, bilahare müzik öğretmeni olmasını sağlamıştır. Kuşkusuz Atatürk'ün Sofya'daki görevi, çoksesli Batı müziğinin tanınması için büyük bir fırsat olmuştur. Nitekim 15 yıl sonra Ankara'da modern bir opera binası yapılmasını planlara koydurtmuş olmasına rağmen bugün Ankara hâlâ modern bir opera binasından yoksundur. Ancak sergi evi binası, 1948 yılında İnönü 'nün ilgisi ile operaya dönüştürülmüştür.
    **alıntıdır





    Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...





  2. #2

  3. #3
    Ne güzel özetlemiş ulu önder, müzik haramdır şeytan işidir diyen körelmiş beyinlere ışık tutar umarım... Adamlar her alanda Arap kafasında olduğundan müziği de sadece eğlence ve dansöz oynatma aracı olarak görüyor, yahu ben enstruman çalarken transa geçmek denen odaklanmayı yaşıyor ve bir süreliğine dünya işlerinden tamamen soyutlanıyorum. Şeytan bunun neresinde, dahası bizim kültürümüzde enstrumanla ibadeti birleştiren düşünce akımlarımız var, ney dinleyip Mevlana'yı, bağlama dinleyip Hacı Bektaş-ı Veli'yi Dedem Kokut'u hatırlamanın neresi kötü.

    Üniversite'de öğrencilik yıllarımda çok iyi hatırlıyorum sırtımda bağlama otobüste giderken yaşlı bi amca bana yaklaşıp müziğin haram olduğuna ikna etmek için bi sürü fetva verdi, yaşına saygımdan kibarca düşüncelerine katılmadığımı söyleyerek yanından uzaklaştım, sabrımı zorlamasını istemedim çünkü.

    Bence bu zihniyetle ciddi bi mücadele halindeyiz, kültürümüzün bi parçası olan müzik de kötü bir olgu olarak gösterilmeye çalışılıyor. Halbuki bugüne kadar kazandığım bütün sağlam dostluklar müzikle ilgili ortamlardan tanıştığım insanlardır. Müzikle uğraşıp da kötü alışkanlıkları olan, topluma zararlı kimse çevremde yok, belki istisnalar olabilir ama genel izlenimim böyle. Sonuç olarak bize çok iş düşüyor, çocuklarımıza, yeğenlerimize, öğrencilerimize bu yararlı aktarımı sağlamakla mükellefiz fikrimce...

    UAD Apollo Twin/WARM Audio WA87/Rode NT5 St./Yamaha NS10m/AKG k612 & DT770

  4. #4
    Alıntı ugur86 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Ne güzel özetlemiş ulu önder, müzik haramdır şeytan işidir diyen körelmiş beyinlere ışık tutar umarım... Adamlar her alanda Arap kafasında olduğundan müziği de sadece eğlence ve dansöz oynatma aracı olarak görüyor, yahu ben enstruman çalarken transa geçmek denen odaklanmayı yaşıyor ve bir süreliğine dünya işlerinden tamamen soyutlanıyorum. Şeytan bunun neresinde, dahası bizim kültürümüzde enstrumanla ibadeti birleştiren düşünce akımlarımız var, ney dinleyip Mevlana'yı, bağlama dinleyip Hacı Bektaş-ı Veli'yi Dedem Kokut'u hatırlamanın neresi kötü.

    Üniversite'de öğrencilik yıllarımda çok iyi hatırlıyorum sırtımda bağlama otobüste giderken yaşlı bi amca bana yaklaşıp müziğin haram olduğuna ikna etmek için bi sürü fetva verdi, yaşına saygımdan kibarca düşüncelerine katılmadığımı söyleyerek yanından uzaklaştım, sabrımı zorlamasını istemedim çünkü.

    Bence bu zihniyetle ciddi bi mücadele halindeyiz, kültürümüzün bi parçası olan müzik de kötü bir olgu olarak gösterilmeye çalışılıyor. Halbuki bugüne kadar kazandığım bütün sağlam dostluklar müzikle ilgili ortamlardan tanıştığım insanlardır. Müzikle uğraşıp da kötü alışkanlıkları olan, topluma zararlı kimse çevremde yok, belki istisnalar olabilir ama genel izlenimim böyle. Sonuç olarak bize çok iş düşüyor, çocuklarımıza, yeğenlerimize, öğrencilerimize bu yararlı aktarımı sağlamakla mükellefiz fikrimce...
    Hocam, ne güzel ifade etmişsiniz. Müzik ve spor, özellikle genç beyinlere bir amaç vermek ve onları kötü alışkanlıklardan uzak tutmak için çok faydalı bir yol bence.

    Profilimde bulunan fotoğraf bundan 4-5 yıl önce Ortaköy'de çekilmişti. 4-5 arkadaş akşamın bir saati gitarı kaptığımız gibi çıktık Ortaköy'e gittik; yanlış hatırlamıyorsam gece 2'ye kadar falan oradaydık. Deniz kenarında bankta otururken, isminin Vatan olduğunu öğrendiğimiz bir abimiz geldi. Sohbet, muhabbet derken şöyle bir laf etmişti; ki bence de çok doğru: "Herhangi bir enstruman çalan insanın yüreği bambaşka olur, o yürekten kötü düşünce geçmez".

    Bazı nadir istisnalar hariç; ben de müziğe gönül vermiş olan bir kişinin kötü birisi olacağına inanmıyorum.

    Saygılar,
    Tezcan


Yetkileriniz

  • Konu Açma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
Tüm Zamanlar GMT +4 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:09.
Powered by vBulletin® Versiyon 4.2.5
Copyright © 2018 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
Webmaster Düzenleme Can KIRCA
© 2010-2017 MüzikTeknolojileri.net ®
vBulletin like sistemi:eTiKeT™